Ay ışığının bulutların arasına gizlendiği bir gecede yine Zambaklı Kasabası’nı uğultular sarmıştı. Her yer zifiri karanlığa bürünmüş, gaz lambaları adeta kör olmuştu. Kasaba halkı zaman zaman yaşadıkları bu olaya akıl sır erdiremiyordu.

  Zambaklı’nın en eski ailelerinden olan Talat Bey’in kapısı çaldığında zaman epeyi geç olmuş ev halkı uyumaya hazırlanmaktaydı. Talat Bey’in annesi Menkıbe Hanım “hayır olsun bu saatte” diyerek oğlunun eline cılız yanan gaz lambasını verip tedirgin bir ifadeyle arkasından baktı. Talat Bey kapıyı açtığında karşısında saçı ve upuzun kır sakalı birbirine karışmış bir ihtiyar olduğunu görünce şaşkın bir ifadeyle kim olduğunu sordu. Yaşlı adam konuşmuyordu. Cılız gaz lambasıyla gördüğü kadarıyla adamın üstü başı yırtık ayakları da çıplaktı. Talat Bey adamın bir dilenci olduğunu düşünüp şalvarının cebinden bir sikke çıkarttı. Yaşlı adam parayı almayıp göğsünün cebinden bir haç çıkartıp Talat Bey’in yüzüne tuttuğunda yaşlı adamın ellerinin kan içinde olduğu görünüyordu. Talat Bey bu duruma anlam veremeyip sikkeyi fırlatıp telaşla kapıyı kapattı. Menkıbe Hanım da bu olayı Talat Bey’in arkasında durup izlemişti. Ana oğul bu olaya bir anlam veremeyip civarda yaşayan gayrimüslimlerden biri olabileceğini düşündüler. Kasabada yaşayan tek gayrimüslim Rum asıllı Rena Hanım’dı ancak Rena Hanımın da kimsesi yoktu. Talat Bey bu adamın akıbetini araştırmayı yarına bırakıp uyumak için odasına çekildi. Uğultular çığlıklara dönüşmüş ve bu kez o seslere kurt ulumalarıyla çeşitli hayvanların sesleri de eklenmişti. Talat Bey bir süre için uykuya dalmışsa da bu sesler yüzünden uyanıp sofada oturan annesinin yanına gitti. Menkıbe Hanım seslerden ürküp bildiği bütün duaları okumuştu. Kurt uluması iyiye alamet sayılmazdı. Diğer hayvanların da çığlık çığlığa oluşu normal değildi. Talat Bey, hayvanların kötü şeyleri önceden hissettiğini, sanki bir felaketin arifesinde olduklarını hissettirdiğini söylediğinde Menkıbe Hanım daha çok dua okumaya başladı. Sabah olduğunda sesler kesilmiş gibiydi.

  Talat Bey kasabanın kahvesine gidip dün gece yaşadığı olayı anlatıp anlatmamak konusunda çekimser davranırken Hamdi Bey dün geceki uğultulardan bahsetmeye başladı. Kapının çaldığını ve yaşlı bir adamın elindeki haçı kendisine doğrulttuğunu anlattığında daha çok şaşırıp aynı şeyi kendisinin de yaşadığını söyleyince kahvede bunu yaşayan başkalarının da olduğunu öğrendi ancak daha da tuhaf olan bir şey vardı ki bu adamı herkes farklı tarif ediyordu. Tek ortak özellik yaşlı, kötü giyimli, haçlı ve başında fes olmamasıydı. Kasabada dolaşan birden fazla kimliği belirsiz yabancı adam olması çok tuhaf ve düşündürücüydü. Kimi casus olduğunu düşündü kimi ecnebi bir turist kimiyse üç harflilerin kasabayı bastığını söyledi. Bu konunun bir yere varacağı yoktu. Yine de geceleyin kim olduğu belirsiz yabancıların kasabada dolaşması herkesi huzursuz etmişti. Kasabanın etrafını kolaçan edip her şeyin yolunda olduğunu gördükten sonra herkes evine dağıldı.

  Talat Bey, eve döndüğünde annesini tir tir titrerken buldu. Menkıbe Hanım yüzü ve dudakları bembeyaz kesilmiş. Suratındaki donuk ifade yüzündeki derin kırışıklıkları bile açmıştı. Talat Bey’in içirmeye çalıştığı suyun yarısını içebilmiş yarısını da titremekten yere dökmüştü. Kadıncağızın içinde bulunduğu korku nöbeti bitene kadar bekledikten sonra nasıl bu hale geldiğini sordu.

  Menkıbe Hanım bir yandan tespihinde parmaklarını döndürürken bir yandan anlatmaya başladı. “akşamüstü kapı çalındı. Kim o dediğimde bir kadın sesi geldi. Kapıyı açtığımda genç bir kadıncağız “içeri girebilir miyim” “beni kovalıyorlar” dedi. Üzerinde değişik görünümlü yırtık pırtık bir ferace vardı. Kadıncağızı hemen içeri aldım. Aç olup olmadığını sordum. Bir şey yemek istemedi. Evin içini dikkatle inceledi. Kim olduğunu sorduğumda feracesinin içinden bir haç çıkarttı. Haçı hiç konuşmadan gözlerime tuttu. Ben kim olduğunu ne istediğini soruyordum ama beni duymuyor gibi tepki vermeden haçı yüzüme tuttu. Bir anda alev almaya başladı. Yangın çıktı zannettim. “yanıyorsun” diye haykırmama kalmadan kadın alevlerin arasında kayboldu.”

   Talat Bey, annesinin anlattıklarını duyunca ensesinde bir ürperti hissetti. Bu olayı kasaba halkıyla konuşup aslı astarı nedir öğrenmek gerektiğini düşündü. Sürekli haç gösteren birileri olması Hıristiyanlıkla ilgiliydi. Bir anda alev alıp yok olan bir kadın da en son haç göstermişti. Haç sembolü bu olayın ana unsuruydu ve bunu ancak bir Hıristiyan anlayabilirdi. O sebeple Rena Hanımı hava aydınlanır aydınlanmaz ziyaret etmeyi düşündü.

   Kasabaya yine karanlık çökmüş, uğultular yükselmeye başlamıştı. Bu sefer uğultu yabancı dilde, kutsal bir makamda, bir ilahi söylercesineydi. Sesler git gide yükseliyor, tüm kasabada çınlıyordu. Kasaba halkı ellerinde meşalelerle sokağa dökülürken bir yandan da bağırarak herkesi sokağa davet ediyordu. Talat Bey de eline meşalesini alıp dışarı çıktı. Kasabanın neredeyse tüm genç erkekleri sesin kaynağına doğru ilerliyordu. Ses kasaba halkını tepedeki metruk eve getirmişti. Bu ev kasabanın tepesinde ıssız bir yede, çok eski, yıkık dökük bir binaydı. Kasabadaki evlerle aynı dönemde yapılmadığını anlamak için mimari bilmeye bile gerek yoktu. Kasaba halkı evin içine girmekte önce tereddüt etti ancak oraya kadar geldikten sonra neler olup bittiğini anlamak istedikleri için isten kapkara olmuş kırık kapıdan içeri girdiler. Binanın içindeki duvarlar simsiyahtı ve bakımsızlıktan delik deşik olan taşlar yosun tutmuştu. Evin içinde sesler daha da yükselmişti. Hatta içeriye dolan bir buhur kokusu bile vardı. Buhurun kokusu vardı ancak ortalıkta duman yoktu. Evin her yerine iyice baktılar fakat gözle görünür hiçbir şey yoktu. Kaynağı olmayan bir ses ve dumanı olmayan bir buhur kokusu vardı. Kasaba halkı tam evden çıkarken Talat Bey’in gözüne evin kapısının üzerindeki Son Akşam Yemeği resmi takıldı. Talat Bey bu resmin ne olduğunu bilmiyordu ancak insan resimleri olduğundan gayrimüslim bir resim olduğunu anlamıştı. Resmin ortasında ve kenarlarında da yer yer karartılar olduğundan bu binanın yandığını anladı. Evden tek sıra halinde çıkarlarken bir anda yarısı enkaz halindeki merdivenden alevler halkın üstüne doğru gelmeye başladı. Panik olan insanlar birbirini ezmek pahasına kapıya doğru yığılınca ortalık can pazarına döndü. Önceden dışarı çıkmış olanlar içeridekileri kolundan tutup çekerek teker teker kurtardı. Metruk bir evde durduk yere böyle bir yangının çıkmasına anlam veremediler. Talat Bey evde gördüğü resmi ve o resmin de daha önce yanmış olduğunu yani o evde çıkan ilk yangın olmadığını söylediğinde diğerleri de evin renginden ve yıpranma şeklinden daha önce yanmış olduğunu anladıklarını söylediler.

   Güneş doğar doğmaz soluğu Rena Hanım’ın evinde alan Talat Bey ve kasabanın önde gelen birkaç ismi, yaşananları anlattığında Rena Hanım’ın gözleri anladım der gibi parlamış aynı zamanda da korkuyla dolmuştu. Yaşlı kadının yüzündeki ifadeden başlarının belada olduğu kanısına varmışlardı. Rena Hanım kendi kendine “demek intikam almak istiyorlar.” Dedi yutkunarak sonra anlatmaya başladı.

  “kuşaktan kuşağa anlatılan bir efsaneye göre bu kasabada, tepedeki o evde yaşanmış vahim bir olayın tekerrürü bu. Çok eskiden, Hıristiyanlığın yasak olduğu dönemlerde Paganların zulmünden kaçıp saklanan azizlerin o eve gizlendiği ve diğer Hıristiyanların da burada saklandığı rivayet edilir. O dönemde burada yaşayan Paganlardan uzak mesafedeki tepede gizlilik içinde ibadet ettikleri söylenir. Ta ki o güne kadar! Pagan bir çoban koyunlarını otlatmak için o tepeye çıktığında o evden gelen sesleri takip edip orada yapılan ayini görmesiyle kasabaya inip Pagan halka haber verir. Paganlar, meşalelerle gidip Azizlerin ve ilk Hıristiyanların gizli ayin yaptığı ev kiliseyi ateşe verirler.”

   Bu efsaneye göre o dönemde yapılan zulme karşılık kendilerini o eve çağırıp yakmaya çalışan, intikam almak isteyen azizlerin ruhlarının kasabaya musallat olduğunu anlayan kasaba halkı bu durumu çözmenin yollarını aramak için kasaba kahvesinde toplandı.

  Talat Bey’in aklına gelen fikir tek çare gibi görünüyordu. Ruhlarla iletişime geçebilecek tek bir kişi vardı. Bunun için bir Kam gerekiyordu. Yani bir şaman ayini ile ruhlarla iletişime geçilip uzlaşmaya varılabilirdi.

   Akşam çökmek üzereyken Zambaklı Kasabası Halkı, metruk evin olduğu tepeye odunlar taşıdı. Karanlık çökene kadar dev bir ateş yakıldı. Kam davuluna vurmaya başladı. Harlı yanan ateşin başına sadece bedeni dönen kam ruhların tekinsiz dünyasına geçiş yaptı. Azizlerle konuştu. Geçmişte uğradıkları haksızlığın tekerrürünü sonlandırıp Zambaklı Halkı’nı kutsadı.

  O günden sonra Zambaklı Kasabası’nda hiçbir garip olay yaşanmadı. Kasaba halkı o yıkık dökük metruk evi onarıp kiliseye çevirdi ve çevredeki yerleşimlerden gayrimüslimler, yabancı turistler kasabayı ziyarete geldi. Bu olay kasabanın efsanesi olarak kuşaktan kuşağa aktarıldı.

NOT = Bu hikaye tamamen kurmacadır. Böyle bir kasaba böyle bir olay yaşanmamıştır.

2 YORUMLAR

Bir Cevap Yaz

Yorumunuzu giriniz
Please enter your name here