Gök kubbenin karanlığa dönük alacası, doğanın eşsiz senfonisine gölgesel bir fon olmuştu. Son şimşekle gök delinmiş, sağanak yağışın sesi senfoninin vurmalılarından rol çalmaya başlamıştı. Bu küçük sahil kenti, yeni gelen tiyatrocularını fırtınanın kollarıyla sarıp sarmalıyor, adeta bir hoş geldin partisi veriyordu. Acele etmezlerse geceyi geçirecekleri yer konusunda fazla seçme hakları kalmayacaktı. Çamura batmasın diye tekerlekli valizini kucağında taşıyan Devrim, fırtınanın etkisiyle savrulan uzun saçlarının gür sakallarıyla kucaklaşmasına aldırış etmeden bir saçak altı bulmaya çalışıyordu. Çocukluk arkadaşları, Emre, Can, Ilgın ve Merve onu takip ediyordu. Birbirleriyle kardeşçe büyümüş ve çocukluk hayallerini birlikte gerçekleştirmiş bu gençler yeni açılan tiyatroda aynı sahneyi paylaşacak olmanın mutluluğuyla onca yolu gelirken hiç yorulmamışlardı bile ancak hava şartları nedeniyle bu kadar geç saate kalmasalardı, kendilerine devamlı kalacakları bir yer edinebilselerdi daha mutlu olabileceklerdi. Caddeler, sokaklar boşalmış, yollarda neredeyse kimseler kalmamıştı. Açık olan dükkânlar da ya ışığını kapatmakta ya da darabasını indirmekteydi. Tam kapanmakta olan küçük bir emlak dükkânını gören Devrim, arkadaşlarına dönüp “geceyi otelde geçirmekten kurtulmuş olabiliriz” diyerek sırıttı. Kısa boylu koca göbekli adama “kapatmayın” diye bağırdı. Gençleri gören emlakçı hemen buralı olmadıklarını anlayıp ellerini ovuşturdu. Hızlıca dükkânın asma kilidini açtı. Gençleri içeriye davet etti.

    Yağmurda sırılsıklam olan gençler, küçücük dükkânın sandalyelerine dizildiler. Hep birlikte sığabilecekleri eşyalı bir ev aradıklarını söylediler. Emlakçı bu gençlerin tiyatrocu olduğunu duyduğunda ağzı açık kaldı. “Çok büyük bir tesadüf” dedi şaşkın bir ifadeyle. Elinde eski bir tiyatrocunun evi vardı. Üstelik hem çok geniş hem de eşyalıydı. Gençler bunu duyunca birbirlerine gülümsediler. Ilgın “daha ne olsun! Bakmaya bile gerek yok değil mi arkadaşlar?” diyerek sevincini dışarı taşırmıştı. Diğerleri de onayladı. Zaten başka seçenekleri de yoktu.  Emlakçı kurnazca sırıtıp “önce parayı görelim gençler” dedi.

    Hiç bilmedikleri bu kentin karanlık ve dar sokaklarında yürümeye başladılar. Kızlar bütün yol evin mutfağını ve dekorasyonunu merak ederken Emre, Can ve Devrim de emlakçının tarifiyle evi bulmaya çalışıyorlardı. Emre “herife bak tam bir köylü kurnazı. Buralardaki tek taş ev o zaten deyip bizi bu sokağa atıp gitti” derken etrafa bakınmaya devam ediyordu. Devrim “hah bulduk burası işte “ dedi. Gençler evi görünce inceden bir hayal kırıklığına uğradılar. Ağzı kalabalık emlakçının bina için anlattıklarından doğru olan tek şey evin tarihi bir yapı oluşuydu. Diyagonal uzanan, enine uzun,  kesme taştan yapılmış bu binanın önündeki uzun ağaçlar, ahşap dikdörtgen pencerelere pervaz olup, evin içinde olup biteni saklıyor gibi demir tırabzanlı dar balkona kadar uzanıyordu. Evin yüzyıllardır bakım görmediği sokak lambası ışığıyla bile görülebilen balkon saçaklarının karartısından belliydi. Merve şaşkın bir ifadeyle“Dışarıdan böyleyse kim bilir içi nasıldır?” dedi. Devrim “ E hadi artık içeriyi de görelim.”diyerek bir taç kapıyı andıran süslemeli girişte anahtarı çevirdi. İçeride ilk hissedilen şey ne kadar havasız olduğuydu. Buraya çok uzun zaman kimselerin uğramadığı çok belliydi. Kapıdan girer girmez davetkâr bir taş merdiven kıvrılıyordu. Merdivenin başındaki sigorta panosundan şalteri kaldırdıktan sonra sokak kapısını kapatıp yukarı doğru çıkıyorlardı. Tıpkı balkondaki gibi merdivende de bitkisel formda demir bir tırabzanın uzanması, renkli camdan detaylar barındıran salon girişini de hesaba katınca Art Nouveau mimarisini akla getiriyordu. Geniş salondaki eşyaların tozundan renkleri bile belli olmuyordu. Can “En azından burada çok rahat prova yapabiliriz” diyerek kendini ve arkadaşlarını avutmaya çalıştı. Ilgın ve Merve hemen pencereleri açıp evi havalandırmak istediklerinde doğanın senfoni şefi “kapat” dercesine bir vurmalıyla uyarı göndermişti. Uyarıya kulak asmayınca, bir kovadan dökülürcesine yoğun yağmur suyu pencerenin geniş kenarına boşalmıştı. Pencereyi örtmezse ahşap yüzeyin nemden kabaracağından çekinip ani bir tepkiyle pencereyi sertçe kapattı. Ardından alt kattan sesin karşılığı geldi. Devrim “Pencerenin çarpma sarsıntısından başka bir yer açıldı galiba” diyerek geniş salonun merdivene açılan salon girişine yöneldi. “bir bakıp geleyim de evi su basmasın” dedi. Bu sırada kızlar da bağımlı salondan odalara geçip evi keşfetmeye başladılar. Devrim merdivenden indiğinde bir opera sesi duyar gibi oldu ancak belli belirsiz bir sesti bu. Zaten dışarıda doğanın senfonisi varken sesleri ayırt etmek imkânsızdı. Evin giriş kapısı ve onun yanındaki havalandırma kapalıydı. Merdivenin arkasındaki mutfakta da her şey yolunda görünüyordu. Tam merdivene doğru yönelmişken mutfağın yanındaki küçük kapıyı gördü. Depo olduğunu düşündüğü küçük kapıyı açtığı anda gök gürültüsü eşliğinde, odanın içinden şimşekle birlikte anlık görünüp kaybolan, başında kral tacı, üzerinde kurşuni renkte uzun elbisesi olan bir adam gördü. Adam odanın içinde oturur vaziyette duruyordu. O sırada opera sesi yükselmiş ancak şimşekle birlikte ses de kesilmişti. Bilinçaltının ona oyunlar oynadığını düşündü. Ne de olsa o kadar yol gelip bir de ev bulmak için yorulmuştu. O görüntüden sonra bu odada Tiyatro kostümleri ve çeşitli dekoratif eşyalar olduğunu görünce zihninin tütün bunları birleştirip ona bir oyun oynadığından emin oldu. Her şeyden habersiz yukarıda odaların pazarlığını yapan arkadaşlarına bu olayı anlatmama kararı alıp yukarı çıktı. Salona bağımlı dört tane oda bulunuyordu. Kızlar geniş olan iki odayı çoktan istimlâk edip yerleşmeye başlamışlardı bile. Salonun karşı duvarından açılan odalardan en küçük olanına, tek kişi ancak sığabileceği için Emre yerleşmişti. Devrim de kaderine razı olup yan odada Can’la kalacaktı. Yorucu bir gün geçirdikleri için hemen odalarına çekildiler.

    Fırtına şiddetini artırdıkça opera sesi yükseliyordu. Evde piyano olmadığı halde, salondan sesler gelince her biri odasından çıkıp salona geçmişti. Melodi herkese tanıdık geliyordu. Merve çatallı bir ses tonuyla “duydunuz mu?” dedikten sonra hırlayarak boğazını temizledi. Ilgın korku dolu gözlerle “neyi?” diye sorar gibi baktı ancak korkudan sesi çıkmıyordu. Merve “fısıltıları!” diye fısıldadı. O tanıdık melodiyle birlikte evin içinde bir fısıltı dolaşıyordu. “İnsanların gülüşlerinde hançerler saklı!” sürekli tekrarlanan bu söz, yaşlı bir adama ait gibiydi. Can “Macbeth” dedi. Bu opera sesi Verdi’nin bestelediği dört perdelik operadan başka bir şey değildi. Can “aklıma neden Machbeth geldi anlamadım.” Derken Devrim, Can’ın sözünü bitirmesini beklemeden “Macbet’in repliği ve operası da o yüzden” derken dehşet içindeydi. Opera sesi yükselince bir anda elektrikler kesildi. Yağmur taneleri camı her an kıracakmışçasına pencereyi dövüyordu. Fısıltılar yükseldi.” Acı üstüne acı kan üstüne kan… Kayna kazanım kayna, yan ateşim yan…” fısıltılar git gide yükseliyordu. Ilgın hafif kekeleyerek “bir kitapta okumuştum. Bir evin içinde bir ölü gezdiğinde enerjiyi emermiş. Elektrik kesintisinin bununla ilgisi olabilir mi?” dedi. Korkudan titriyordu. Devrim alt katta gördüğü adamdan bahsedince korkunun şiddeti artmıştı. Emre “bu ev eski bir tiyatrocuya aitmiş değil mi?” derken korktuğunu belli etmemeye çalıştığı çok belli oluyordu. Opera sesleri güneş ışığıyla azalarak kayboldu. Hava aydınlıkken aşağıdaki küçük odaya bakmak iyi bir fikirdi. Küçük odaya girdiklerinde tiyatro kostümleri ve aksesuarları incelerken çoğunun wlliam Shakspeare’in Macbeth oyunun kostümlerini gördüklerinde dün gece yaşananlarla bir bağlantı kurdular. Bu odada adeta kendilerini kaybedip tiyatro için toplantıya gideceklerini son anda hatırladılar. Kentin denize çıkan dar sokaklarında yürüyüp sahil kenarındaki tiyatro binasına geldiklerinde bu yıl sergilenecek oyunlarla ilgili uzun süren bir toplantı yapılıyordu. Hiç biri toplantıya uyum sağlayamamış, evdeki olayları düşünüyorlardı. Toplantıdan sonra bu kentin yaşayan en eski tiyatro sanatçısı olan Fikriye Hanım’ın yanına gidip öncelikle saygılarını sundular. Ardından taşındıkları evi anlatıp orada daha önce eski bir tiyatro sanatçısının yaşadığını duyduklarını söylediler. Fikriye Hanım “aslında bu bir rivayet. Çok eskiden o evde bir Tiyatrocu yaşarmış. Macbeth oynarken sahnede öldürülmüş bir Tiyatrocunun hayaletinin o evde gezindiği rivayet edilir” dedikten sonra “ancak sizler böyle safsatalara inanacak çocuklara benzemiyorsunuz” diye ekledi.

    Tiyatro binasından çıktıklarında hava kararmıştı. Eve gitmeye korksalar da bunu kimse dile getirmiyordu. Merve “vay be Macbeth oynarken sahnede öldürülmek” dedikten hemen sonra Devrim “Evet, tabii oyun yarım kalınca sanatçının ruhu huzura eremedi. Baksanıza evdeki fısıltılar, opera, hepsi o oyundan. Kostümler de var” diyerek bir cevap bekler gibi arkadaşlarının yüzüne teker teker baktı. Ilgın “ ne yani o evde macbeth’i oynarsak bu kâbus bitecek mi? Dedi. Can “sayı olarak yetersiziz” diye itiraz etti. Devrim de ona bir kişinin birden fazla rol oynayabileceği fikrini sununca hemfikir oldular. Elektrik kesintisi nedeniyle bir sürü mum alıp eve gittiler. Macbeth kostümlerini giyip oynamaya başladıklarında eserin tam ortasına kadar bir fısıltı eşlik etti. Bir süre sonra bu fısıltı kayboldu. Sanatçının son nefesini verdiği repliğin ardından evin bütün ışıkları yanmıştı. Oyunun sonunda sanatçının anısını selamlayarak sonsuz uykusundaki huzuruna kavuşturdular.

1 Yorum

Bir Cevap Yaz

Yorumunuzu giriniz
Please enter your name here